Yazılar

Sosyal medya24 Eylül 20263 dakika

Algoritma bir akım mıdır

Bir akımın bildirisi, ortak bir düşmanı ve bir adresi olur. Algoritmanın üçü de yok. Ama jürisi var — ve jürili şeylerin adı akım değil, akademidir.

Aynı biçimi yapan yüz bin insan görünce insanın aklına akım geliyor. Aynı kadraj, aynı geçiş, aynı ilk üç saniye, aynı ses. Empresyonistler de aynı fırçayı kullanmıyor muydu?

Kullanıyorlardı. Ama akımı akım yapan fırça değildi.

Bir akımın üç şartı

Bir sanat akımının üç şeyi olur. Bir bildirisi vardır: ne yapmayacağını yazılı olarak ilan eder. Bir düşmanı vardır, ve o düşman geneldir, yani birinin tekil zevki değil bir kurumdur. Bir adresi vardır: insanların toplandığı bir kahve, bir atölye, bir dergi.

Algoritmanın hiçbiri yok. Bildirisi yok, çünkü kendini açıklamıyor. Düşmanı yok, çünkü karşı olduğu bir şey yok. Adresi yok, çünkü herkes ayrı odada yalnız çalışıyor.

Öyleyse biçimlerin bu kadar benzemesi nereden geliyor? Aynı yerden: bir jüriden.

Salon da bir öneri motoruydu

On dokuzuncu yüzyıl Paris’inde bir ressamın görülmesinin tek yolu Salon’du. Bir jüri hangi tablonun duvara çıkacağına karar veriyordu. Jürinin bir zevki vardı: temiz fırça, düzgün anatomi, tanınabilir bir hikâye, cilalı yüzey. Bu zevki tutturan görülüyor, tutturamayan görülmüyordu.

1863’te reddedilenlerin sayısı o kadar kabardı ki III. Napolyon araya girdi ve reddedilenlere ayrı bir sergi açtırdı: Salon des Refusés. Manet’nin Kırda Öğle Yemeği orada asıldı ve gülündü.

Pierre-Auguste Cot’nun İlkbahar’ı ise 1873’te Salon’un tam ortasındaydı. Herkes sevdi, baskıları satıldı, yelpazelere basıldı, salonlara asıldı. Jüriyi de seyirciyi de aynı anda memnun eden bir resim.

Pierre-Auguste Cot'nun tablosunda genç bir çift bir salıncakta, yumuşak yeşil bir ormanın içinde.
Pierre-Auguste Cot, Springtime, 1873. Döneminin en çok çoğaltılan görüntülerinden biri: jürinin zevkini de kalabalığın zevkini de aynı anda tutturuyor. The Metropolitan Museum of Art, açık erişim.

Bir yıl sonra, 1874’te Manet Kayıkta’yı yaptı. Aynı on yıl, aynı şehir, tamamen başka bir cevap: düz renk alanları, kesilmiş kompozisyon, bitmemiş görünen bir su.

Manet'nin tablosunda bir adam kayığın dümeninde, yanında beyaz elbiseli bir kadın; su neredeyse düz mavi bir yüzey.
Edouard Manet, Boating, 1874. Suyun neredeyse düz bırakılması dönemin gözünde bir kusurdu; bugün resmin kendisi sayılıyor. The Metropolitan Museum of Art, açık erişim.

İkisi de iyi ressam. İkisi de ne yaptığını biliyor. Aralarındaki fark yetenek değil, kimin için yaptıkları.

Akım değil, akademi

Algoritma bir akım değil. Akademi. Farkı şurada:

  • Akım katılınan bir şeydir; bir tarafı seçersiniz.
  • Akademi içine doğulan bir şeydir; seçmezsiniz, orada bulursunuz kendinizi.

Akademinin bir zevki vardır ve o zevki tutturanı ödüllendirir. Kimse kötü niyetli değildir; jüri de ortalama bir izleyicinin hoşuna gideni arar, öneri motoru da. İkisi de aynı soruyu sorar: bu, çoğunluğu elinde tutar mı?

Ve her akademi kendi reddedilenlerini üretir. Bu kaçınılmaz, çünkü bir zevki olan her sistemin dışında kalan bir şey olmak zorundadır.

Empresyonistlerin yaptığı, jüriyi ikna etmek değildi. 1874’te kendi sergilerini açtılar. Yani kavgayı kazanmadılar — salonu değiştirdiler.

“Empresyonist” kelimesini bile bir eleştirmen alay etmek için yazdı; onlar da alındıkları yerde kalmayıp adı üstlerine aldılar.

Doğru soru

“Algoritmayı nasıl yenerim” yanlış soru, çünkü yenilecek bir şey yok; bir zevk var.

Doğru soru şu: bu iş hangisi? Salon’un ortasına asılmak için mi yapıldı, yoksa kendi sergisini açmak için mi? İkisi de meşru. Cot’yu küçümsemek için bir sebep yok; işini biliyordu ve kimseyi kandırmadı.

Tehlikeli olan üçüncüsü: Salon için yapıp kendine başka bir şey yaptığını söylemek. Akademi bunu affeder, iş affetmez — çünkü o iş ne çoğunluğu tutar ne de bir şey söyler.

Önce hangisi olduğuna karar verin. Biçim ondan sonra zaten kendini bulur.